Şimdi ne olacak? Her oyununu heyecanla beklediğiniz, acaba bu defa ne yapacak dediğiniz birinin artık hayatta olmaması çok tuhaf! Yeri dolmayacak, yaşadığı dünyayı koşulsuz sevecek insanlar bu hayatta sonsuz olmalı…
Onlar yaşamalı ki kalksın gözümüzdeki perde, bunca acının kederin içerisinde.
Onlar yaşamalı ki koca çınarlar gibi büyüyen gölgelerinde biz soluklanacak yer bulalım.
Onlar var oldukça, bu keşmekeş güzelleşiyor; açtıkları büyülü pencereden ruhumuzu, zihnimizi ve geçmişimizi aydınlatan bir ışık vuruyor yüzümüze.
Sanatın, sanatçının yerini bulmakta zorlandığı, akşamdan sabaha söylemlerin değiştiği, tiyatroya sadece eğlenmek için gidenlerin dünyasında, böyle değerli bir insanın yerini kim doldurabilir ki?
Ülkesi adına değerli birini kaybettiğinizde, aslında ölenin sadece bir kişi olmadığını fark edersiniz. Bir sanatçı, bir devrimci, bir usta, bir aydın ve daha sayısız nitelikleriyle aramızdan ayrılan önemli bir insan…
Genco Erkal, geçmişin ve acıların hiç bitmediği ülkemizde bir Pera beyefendisi olarak başladığı hayatında burjuva yaşamanın ardına sığınmamış, ülkesindeki acılara yıllarca sanatıyla ses olmaya çalışmış. Hayata dokunmayı, gidişata dur demeyi seçmiş, susmamış, yılmamış bir sanatçı.
İlk kez “Bir Delinin Hatıra Defteri” ile izlediğimde sarsılmıştım. Karşımda işine aşık, tutkunun vücut bulmuş hali bir insan vardı. Senelerce üç farklı yorumla sahnelediği bu oyunu hem Türkiye’de ilk kez oynayan hem de yetmiş beş dakika boyunca tüm dikkatinizi ayakta tutabilen tek kişiydi. Sahnede büyüdükçe büyüyen, sahnenin tozuyla nefes alan biri…
Genco Erkal, pek çoğumuzun konuşmaktan korktuğu her şeyi sanatıyla anlatıyordu. Madımak olayı gibi günümüzde hala konuşulmasından imtina edilen önemli bir konuda oyun yazıp, oynayabilmişti. Tiyatroyu sadece belirli bir kesimin gidip, eğlenerek ayrıldığı bir yer olmaktan çıkarmıştı. Epik diyalektik tiyatronun ne demek olduğunu öğretmişti. Karanlıkta kalan, konuşulmayan ne varsa destansı bir dille aktarmayı başarmıştı. Bazen Marx’ın, Brecht’in, en çok da Nazım’ın ruhunu aramızda dolaştırmış, her oyunundan sonra düşündürmeyi başarmıştı.
Genco Erkal, Nazım Hikmet’i hep yaşatmış, tanımayanla tanıştırmış, sevmeyene sevdirtmişti. Peki şimdi kim ikisini birden yaşatacak?
Cevabını veremediğim bir soru maalesef ancak şunu biliyorum ki son yolculuğunda bile bir şey öğretir gibiydi. Herkese onurlu bir yaşamın finalini izletti. Artık kıpırdamadan yatan adamın sevgiden başka neyi vardı? Koca yürekli, korkusuz Genco… Ülkesini daima sevmiş bir adamın gidişi ancak böyle olabilirdi. Hınca hınç bir kalabalık ve alkışlar eşliğinde bir veda… Bunca yıl onu sahneden izlemiş, dostu olmuş, yürekten sevmiş yüzlerce insan onu salt sevgiyle uğurladı.
İnsan onurlu bir yaşamdan başka ne ister ki bu hayatta. Bugün içerisinde bulunduğumuz vasatlıkları gördükçe insanın içi acıyor. Halkı temsil etmek için şaşalı koltuklarda oturup hiçbir şey yapmayanlar acaba nasıl gidecekler bu dünyadan? İnsan, böyle bir yaşamdan sonra gerçekten memleket arzusu ile yananlar ve memleketi yakanlar arasındaki uçurumu görüyor.
Genco Erkal, kendisinin de ifade ettiği gibi hayattaki yerini keşfetmiş bir insandı. Vatanını karşılıksız sevmişti. Bu dünyadan öylesine geçmemişti, son ana dek “yaşadım” diyebilmek için yaşamıştı. Alkışlarla gittiğin yolda sevenlerine her zaman ümit verdin. Belki de artık güneşin sofrasındasındır…






Cevap Yaz
Yorumları Görüntüle