PSİKODRAMATİST GÖKHAN TEKİN İLE KÜFRÜN PSİKOLOJİSİ 

Gökhan Tekin, anaokulundan üniversiteye pek çok kamu ve özel eğitim kurumunda psikolojik danışman, proje yürütücüsü, eğitim danışmanı ve yönetici olarak çalıştı. Çeşitli radyo ve yerel televizyonlarda eğitim, çocuk, sağlık, kültür-sanat ve müzik programları sundu. Ayrıca kırkın üzerinde ilde ve onlarca ilçede psikoloji, iletişim, drama ve tiyatro alanlarında eğitim veren Gökhan Tekin, bireylere ve gruplara yönelik psikolojik danışmanlık çalışmalarına İzmir’de devam etmektedir. 

Birçok il ve ilçede yaptığı seminerlerin dinleyicileri açısından Gökhan Tekin’in en belirgin özellikleri akıcı, esprili ve rahat olması; sahip olduğu donanımdan dolayı konuyu geniş tutmasıdır. Haliyle onun bu özellikleri yaptığımız bu sohbete de yansıdı. Küfür ile ilgili cevaplara tiyatro, sinema, sosyal medya, siyaset, İsrail, Atatürk ve bol kahkaha eşlik etti. Aşağıda okuyacağınız yazıyı küfür çerçevesinde oluşturdum ama yazıya geçirmediğim kısımlarından yola çıkarak -kıyamadık açıkçası- nehir söyleşi haline getirip getiremeyeceğimizi konuştuk. 

“Nasılsın?” diye aradığımda Gökhan Tekin, küfürle ilgili bir yazı hazırlamaya başlayacağını söylemişti. “Uğraşma, gel söyleşiye çevirelim yazını” dediğimde “Tamam” dedi. Sohbete başlamadan aklımdaki tek sorun, küfür kullanmadan küfrü nasıl anlatacağımızdı. Birbirimizi birkaç sorudan sonra anladık ve bu konuda ortak bir dil bulduk. O nasıl bir yazı hazırlardı bilmiyorum; ama küfrün psikolojisini sizlere bu şekilde anlatmaya çalıştık. 

Genelden giderek ilk sorumu sorayım. Neden küfür ederiz? 

Aslında temel amacını hepimiz biliyoruz. Küfrün temel amacı kırmaktır, üzmektir, incitmektir. İntikam almaktır. Acı çektirmektir. Öfkeyi boşaltmaktır. İnsanlar küfür ederken, aslında hayvani bir şekilde bir nevi katarsis yaşarlar. Yani boşalma yaşarlar, duygusal anlamda. Karşı taraftan intikam almış olacağı için de bir şekilde şiddettir. 

‘İNSANLAR HEM ZARAR VERMEK HEM DE OLABİLDİĞİNCE AZ BEDELLE KURTULMAK İSTİYOR’ 

Peki, ne zaman şiddetin yerini almaya başlıyor? 

Nerede başlıyor? İnsanoğlu uygarlaşmaya başladığından beri! Sonuçta kanunlar var, kişisel haklar var ve ceza mekanizması var. Bu nedenle fiziksel şiddet eskisi kadar kullanılamıyor. İnsanlar hem zarar vermek hem de olabildiğince az bedelle kurtulmak istiyor. Aslında kelimeler ve onlara yüklenen anlamlar önemlidir. Bizde kendi aramızda “şerefsiz lan” demek şakalaşma aracı; bir Japon’a gitsen “şerefsiz” desen, adam harakiri yapıyor, intihar ediyor. Onun için başka bir anlama geliyor. Avrupa’da gelişim dönemleri bizden daha iyi gittiği için oradaki küfürler zekâ üzerine.  

Cinsellikle ilgili küfür orada neredeyse yok. 

Tabii! Çünkü orada cinsellik cezalandırma aracı değil. Livaneli’nin “Mutluluk” kitabında da var; tecavüze uğrayan intihar etmek zorunda bırakılıyor. Cinsellik denilen şey, ölüm gibi, şiddet gibi saçma sapan bir şeye dönüşmeye başlıyor. Cinsellik, haz veren, soyun devamını sağlayan, güzel paylaşımda bulunulan gayet insani bir şey. Ama sen bunu toplum olarak hastalıklı bir yerden, rıza kavramından uzakta, çok başka bir yerden görürsen, küfür de ona dönüşür. 

‘HAYALİ BİR İLİŞKİYE GİRME DURUMU’ 

Türk toplumunda anne kutsaldır. Ama en yaygın kullanılan küfürler annemize ve annemizden dünyaya ilk gözümüzü açtığımız noktaya edilir. Bu çelişkinin psikolojik bir açıklaması var mı? 

Freud’u hepimiz biliyoruz. İnsanın temel iki içgüdüsü var: cinsellik ve saldırganlık. Özünde küfür, zekâmızı gösteriyor. Kolektif bilinçdışımızla ilgili birçok şeyi ele veriyor. Almanya’daki, Türkiye’deki, Japonya’daki küfürler değişiyor. Gelişim dönemine göre de küfürler değişiyor. Karşı tarafta bırakacağı etkiyi de insanlar aslında biliyor. Yani “Bana nasıl küfür ederlerse, benim canım yanar.” Kendilerinin en çok neye öfkelendiklerini biliyorlar. Bizim en değer verdiğimiz kişiler annemiz, kızımız ve bacımız. Annemiz ve kız kardeşimizin gözümüzde dokunulmazlıkları olduğu için suç işlenir onlara laf edildiğinde. Ama başkasının annesine veya kız kardeşine küfrederiz. Burada ödipal çatışma var. Ya da Allah, Kitap gibi kutsal kavramlara küfredilir. Sonuç olarak insanlar hem bireysel hem de toplumsal olarak öfkeleri arttıkça en kutsal olana doğru giderler. Burada aslında kendi değer verdiği şeyleri korumaya çalışırken, güçlerini(!) karşı tarafın en değer verdiği şeylere doğru yönlendirirler. Biz toplum olarak ödipal çatışması olan bir toplumuz. Ödipal çatışma nedir? Kız çocuğunun babaya, erkek çocuğunun anneye hayranlığıdır. Kadınlar eşine “aşkım” demez ama erkek çocuğuna “aşkım” der. Baktığımızda, bizde aslında aşkın yönü kaymaya başlıyor. Kız çocukları beyaz atlı prensi bekler. Beyaz atlı prens, ulaşılamayan aşkı yani babayı temsil eder. Öte yandan erkek çocuk önce anneye âşık olur. Sağlıklı bir şekilde sistem ilerlerse, anneye olan aşk bir süre sonra babayla olan rekabetten de geçerek ne olur? Burada “Bak, yapılmışı var; annemle babam evlenmiş,” diyerek “ben de babam gibi birisi olursam annem gibi birini bulurum” noktasına dönüşürse, ödipal çatışma kompleksinin sağlıklı bir şekilde aşılması anlamına gelir. Aşılmadığı zaman bu aşk annede ve kız kardeşte kalıyor. Bizim toplumda bunları konuşmak zor, ama aslında erkekler annelerine ve kız kardeşlerine olan çift duyguları olduğu için onlara edilen küfür, eşlerine yönelik küfürden daha ağırdır. Onları koruyuculuk görevinin yanında âşık ve hayran olma durumu vardır. Düğünlerdeki kuşak, beşibirlik, bilezik, ayakkabı ve namus algısı gibi durumları da konuşmak lazım aslında burada. Buradaki küfürlerde sevgiyle ve şiddetle ilgili birçok şey var. Bizde erkeğin iğdiş edilmesi, erkekliğin elinden alınması en büyük fobilerden biridir. Çok homofobik bir toplumuz ayrıca. Dolayısıyla anneye küfretmek erkeğin erkekliğini de elinden almaktır. Karşı tarafa “Bak, sen erkek değilsin, senin annene, kız kardeşine birçok şey yapacağım” derken sen buna cevap veremiyorsun. Kendisinin haz alma ve hayali bir ilişkiye girme durumu olduğu gibi, karşı tarafa da şiddet uygulamış oluyor. İkisini beraber yaşamış oluyor. 

Bizde genelde küfürler kadın ve erkek cinsel organları, cinsellik, dışkı ve ağız üzerine. Bunun psikolojik bir anlamı var mı? 

Freud’un psiko-seksüel gelişim kuramı var. Freud’u az bilenler ondan nefret eder, çok bilenler hayran olur. Böyle bir durum vardır. Şimdi modern psikolojide ve terapide bazı konularda eksik kalsa bile, tanıda kesinlikle eksik kabul edilmez. Freud’a göre okul öncesi üç dönem vardır: oral, anal ve fallik dönem. Anal dönem, senin dediğin dışkılı küfürler; öbür taraftan genital organla ilgili eylemler fallik dönemdir; tükürmeli olan küfürler ise oral dönemdir. Çocukların yeni doğdukları emme döneminde ağız haz bölgesidir. Bu dönem, oral dönemdir. Emme ve ısırma, onun en zevk aldığı temel tanıma eylemidir. Ağız bölgesi, beslenme, haz alma, çevreyle bağ kurma, sevildiğini ve kabul edildiğini anlama yeridir aslında. Annesini emmesiyle doyumu sağladığı an, “seviliyorum” ve “kabul ediliyorum” duygusu tatmin olan çocuk, ileriki hayatında temel güvenini sağlamış oluyor. Ağızdaki dönemin küfürdeki karşılığı genelde… “Biz dışkıyı nereye yaparız? Ağıza yaparız, değil mi? Ya da tükürürüz, değil mi?” Bak! İşte! Bu, oral dönemle ilgili bir şeydir. “Ben” ve “öteki” kavramı anneyle başlar. Bu, ruh sağlığımızın temeli. Bu öteki, her şey olabiliyor. Otorite kaynağı olabiliyor. Bir sevgi kaynağı olabiliyor. Bunun arkasından sosyal hayatla ilgili sınırların öğrenildiği bir kaka dönem var. Anal dönem dediğimiz dönem. Bu dönem, tutma ve bırakma ile ilgili hayatla ilgili ilk bağların başladığı yaş. Genelde bir buçuk yaşla başlar. Çocukla ilgili vicdan, sınır, kendi ile ilgili birçok algı, utanma ve utanmama gibi birçok özellik bu dönemde başlar. Kakayla garip bir bağı vardır.  Hatta bazen arkasından tuvalette el sallar. Yaptığı işi başkasına gösterme vardır. Gizlenme vardır.  İstemli yaptığı ilk eylemdir. Bazen günlerce tutar, eğlenceli bir şeye dönüştürür. Bu ileriki yaşlarda cimri mi, savurgan mı olacak; sosyal hayatta içe dönük mü, dışa dönük mü olacak… Bunların belirlendiği de bir dönemdir. Dolayısıyla kakayla ilgili fantezili küfürler de bu dönemle ilgilidir. 

Sürekli dışkı ile ilgili küfür eden bir adam için ne düşünmeliyim, bu anlattıklarınıza göre? 

Sürekli her yere pisleten bir adam diyelim. 

Gerçekten mi? 

Ama böyle bir anlama geliyor. Aslında algı olarak bu dönemlere takıldığımızı gösterir. “Fiksasyon” deniyor buna. Bu iş burada bitmez. Burada başrolde organla ilgili kısımlar var. Tükürme eylemi başka bir şey, ağız başka bir şey. Türkçede vardır ya! İş, oluş, eylem bilmem ne… “Ağzına tüküreyim” derken başka bir anlam var, “ağzına pisletmek”ten bahsederken başka bir anlam var. “Genital bölge eylemi” ile ilgili küfür edildiğinde ise başka bir şeye dönüşüyor. İleriki hayatta cinsel kimliklere, haz kaynaklarına varana kadar birçok şeyin oturduğu dönemler bunlar. Kıza ve erkeğe göre değişebilir; iki buçuk dört yaş döneminde anne-babanın eğitimine göre de değişebilir. Bundan sonraki dönem fallik dönem. Kız çocuğunun ergen modunda eteğiyle ve saçıyla oynadığı dönemdir. Barbielere merak saldığı, cinsiyet rollerinin öğrenildiği dönemdir. Kızlar, kadın olma ile ilgili prova yapmaya başlarken; erkek çocuk ise işin şiddet tarafıyla oynamaya başlar. Latans dönem var bir de, ilkokul çağı, biliyorsun. O dönemde küfürler var. Özellikle “geri zekalı” gibi. O grup küfürler genelde zekâ ile ilgili, otorite ile ilgili küfürler… “Babanın şarap çanağına” gibi. Bunların bazıları fallik dönemden… Bazıları öğretmen gibi otoriteyle ilgili küfürler. “Sana akıl verene…” gibi anlamına geliyor. “Kafana…” gibi küfürler latans döneme ait küfürler. Sonra ise ergenlikle ilgili küfürler var. Küfürlerin bir de birbirleri arasında geçişleri var. Parasız yatılı okuduğum, ergenliğimi uzun dönem yaptığım için arşivim sağlamdır. Şive ve kültürel farklara göre edilen küfürleri demiyorum bile… 

Ergenlikteki küfürler uyum ve kabulle ilgili değil mi? 

Kabul daha çok sıfır ile bir buçuk yaş arasında. Sevgi ve kabul kısmı ayrı. Fallikte sorduğun soruların tekrarı daha çok. Ergenliğe gelince, daha çok hormonlar ve akran etkisiyle beraber biraz karşılaştırma üzerinden. Öğretmen “Sigara içme” dese de, tuvaletteki arkadaşı “Sen süt çocuğu musun?” dediğinde, bu daha etkili oluyor. Çünkü otorite, yaşıtlar üzerinden olmaya başlıyor ve aslında kaba saba oldukları bu dönem, hassas oldukları bir dönem oluyor. Çünkü akranlarından gelebilecek ufak bir eleştiri her şeyi çökertebiliyor. Sakalın çıkıp çıkmaması, seninki ne kadar, benimki ne kadar, ufak tefek olanların bıçkın delikanlı olması, eli yüzü düzgün çocuğun çok kompleksli olması… O yaşın algıları bozulduğu için hep. 

‘ANNE-BABALAR, OKUL ÖNCESİ ETKİLİ OLABİLİYOR’ 

Anne-babalar ve eğitimciler, çocukları küfürden uzak tutmak için ne yapmalı? 

Gerçek anlamda, okul öncesi ve sınıf öğretmenleri etkili olabiliyor. Anne-babalar da okul öncesinde etkili olabiliyor. Çocukların kafasında birçok soru var. “Ya ben nasıl dünyaya geldim?” sorusunu üç yaşında sorduğunda sağlam bir cevap almamışsa, anne baba utanmış, paniklemişse “Seni dereden aldık, leylek getirdi” demişse, iş başka yere gider. Geçmiş olsun. Ergenlikte seni cevap kaynağı olarak dikkate almaz. Çaresiz değiliz ama çok geç kalınmış oluyor. Çocuk o yaşta istenip istenmediğini anlıyor. Hem “seni istedik”le, “dereden bulduk, n’apalım, aldık işte” arasında çok büyük fark var. Bu, toplumların bile kendine güvenlerini belirleyen bir süreç. 

‘SENİN GİBİ ÇALIŞIYORSAM SENİN GİBİ KÜFÜR EDEBİLİRİM’ 

Küfür genelde erkeğe yakıştırılır. Kadın zarif ve nahif olmalıdır. Ama son yıllarda kadınlar da yaygın olarak küfür dilini kullanmaya başladı.  Bu soru belki sosyolojinin alanına giriyor ama kadından beklenmeyen bu durumun psikoloji bilimi açısından bir anlamı var mı? 

Küfür bizde şiddet ve güç ile özdeşleştirilir. Güçlü olan güçsüz olana yapar genelde. Kadının çalışma hayatına girmesiyle güç… “Senin gibi çalışıyorsam senin gibi küfür edebilirim”, “Senin gibi araba kullanıyorsam senin gibi küfür edebilirim”, “Senin gibi kredi kartı kullanıyorsam senin gibi küfredebilirim” gibi bir şeye dönüşüyor. Yani bu bir alansa erkeklerin alanını kullanmaya çalışmak… Kadın  kendisine alan açarken aslında kendi cinsiyetinden fedakârlık ediyor. Fedakârlık ama safça bir fedakârlık. Fedakârlık yapmak için yapmış olmuyor. Saçma bir bedel ödemiş oluyor aslında. 

‘KÜFRÜN GÜZEL TARAFI, İYİLEŞTİRİCİ TARAFI VAR’ 

Küfür neredeyse hiç kullanılmayan üç erilin bulunduğu bir ailede büyüdüm. Küfür dilinden hiç hoşlanmıyorum, sevmiyorum. Bunun bir anlamı var mı? 

Küfrü sevip sevmemek başka, bilip bilmemek başka bir şey. Benim bildiğim küfrü çok az kişi bilir. Benim için küfür, üzerinde konuşulması zor bir konu değil. Onaylamak, desteklemek başka; anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmak başka bir şey. Yani şöyle bir örnek vereyim. Laborantların uğraştığı şeyleri bir düşünelim: balgam, gayta, idrar, kan. Hiç hoş değil, bütün gün bunlarla uğraşmak. Ama, fakat, lakin oradan öğrenilecek bilgiler, bir doktorun elinde bizim teşhis ve tedavimizde müthiş birer bilgi kaynağına dönüşüyor. Küfür doğal mı, değil mi; en kıymetli bakış açısı budur. Küfrün de güzel tarafı, iyileştirici bir tarafı var. Gaz çıkarmak gibi düşünelim. Gaz çıkarmak güzel bir şey mi? Tabii ki değil.  Ama bebeğin gaz çıkarması için uğraşırız hep beraber. O sesi duyunca anne ve baba “Ohhh be” der, rahatlar. Bunu güzelleme olarak düşünme. Senin erkek dünyasına isyanın olabilir belki. Mesela üç tane eril dedin. Erkek bile demedin. Bunların anlamları hep başka. Sana ayrılan sınırlara isyan belki. Çocukken farkında olmadan yapılan karşılaştırmalardan kaynaklanan bir rekabetten dolayı bir rahatsızlık da olabilir. Bazen kabullenemediğimiz bir güçsüzlük göstergesi. Bireysel olarak konuşmak lazım. 

Aslında küfrün bu tarafına bakabilmek için kendimden yola çıkarak genel bir soru sordum. 

Sevmeme hakkımız tabiî ki var. Şimdi şöyle: Benim en karşı çıktığım şey, konuşacağımız konuların genellenmesidir. Başka birçok konuda genelleme yapılabilir de burada genelleme yapamayız. Küfür, özel bir konu. Öfkeden ve cinsellikten beslenen bir alan olduğu için, çocukluğunda bireysel, dönemsel ve kültürel anlamda hepimizi başka başka etkilediği için hepimizde farklıdır. Senin küfürden hoşlanmamanla Ayşe’nin veya Fatma’nın hoşlanmama sebebi farklıdır. Güzelleme derken, ben arkadaşının gözünü morartması yerine küfür etmesi daha kabul edilebilir bulabilirim belki. “Eğitimciler n’apmalı?” diye sorduğun soruya öğretmen tavsiyesi gibi. 

Gözümüz morarmayacağı için şükretmeli miyiz? 

Bıçaklanmaktansa küfür yemek daha iyi. Bu benim cümlem değil, aslında durum tespiti. Küfür, tabii ki bıçaktan daha yaralayıcı da olabilir. Burada benlik bütünlüğünü konuşmak lazım. Küfür olmaması gereken bir şeydir diyemem; kesinlikle şiddet olmamalı da diyemem. Dünyada şiddet olmasın demek, gerçekçi bir talep değil. Bu, neye benzer? Dünyada cinsellik olmasın demeye benzer. İnsanlar var olduğu sürece öfke var olacak. En temel duygu, engellenme duygusudur; öfkenin temeli budur. İnsanoğlunun her şeyi elde etme şansı yok. Öfke duyan insan bir şekilde öfkesini bırakacak. Yoksa bedel ödeyecek. Benlik bütünlüğünü korumak kolay değil. İnkâr, yön değiştirmek, yüceltmek ve bastırma bu durumlarda en çok kullandığımız savunma mekanizmalarıdır. Üniversitede savunma mekanizmalarından tatlı limona örnek sormuştum öğrencilere. Bir öğrencim, “Pollyanna’yı dağa kaldırmışlar, dağ havası iyi gelmiş” demişti. Çok gülmüştüm. Anlatabildim mi? Her kötü şeyden iyi bir şey bulmak, tatlı limon hikâyesi var ya… Bunların hepsi egomuzun, benlik bütünlüğümüzün kendini koruma çabası. Tabii ki küfür her zaman sözde kalmıyor. Somut eylemleri de beraber düşünmemiz gerekiyor. Şiddet, taciz ve tecavüz bunun harekete geçmiş hali. 

Belki de burada rahatsız edici olan sürekliliktir; sürekli küfür eden biriyle yaşama durumu. 

Küfrün en büyük etkisi taciz etkisidir, tabii ki. Sürekli küfür ediyorsa bir insan, “doğasında bu var” diyerek onu sallamamazlığa döner. Normalde hiç küfür etmeyecek birinden gelen küfür daha ağır olabilir. Bu da benlik algısıyla ilgili bir durum. Rolleri de konuşmak lazım. Benim baba rolünde duyduğum küfrü, arkadaş, eş, vatandaş rolündeyken duyduğum küfrü düşün. Hepsinin bendeki etkisi farklı. Maçta ya da trafikte… Memleketine göre bile değişir. Buradaki benim benlik algım o küfürden etkilenmemi sağlıyor ve hatta psikosomatik anlamda ödeyeceğim bedelleri belirliyor. Yatılı okuldan örnek vereyim: En yakın arkadaşlar birbirlerine en ağır küfürleri edebiliyordu. Samimiyet göstergesiydi bu. Ama başkası basit bir küfürle dövülebiliyordu. 

‘CAN YÜCEL’İN KÜFRÜ, BABAYLA İLGİLİ ÇİFT DUYGUDAN KAYNAKLANMAKTADIR’ 

Biraz eğlenceli bir kısma geçelim. Edebi alanda küfür denilince aklıma ilk olarak Neyzen Tevfik ve Can Yücel geliyor. Bu adamlar, küfür kullanmadan küfür etkisi yaratacak sözü bulabilen ustalar. Tiyatro ile ilgilenen bir terapist olarak size sorayım: Sahnede, edebiyatta küfür kullanma ihtiyacı neden duyulur? 

En çok güldüğümüz şeyler cinsellikle ilgilidir. Belden aşağıya olan hikâyeler. Hani Cem Yılmaz’ın “bel altı değil,  dizüstü” esprisi var ya! Neden? Çünkü keyif veren bir tarafı vardır. Aynı zamanda ayağı takılıp düşen birine de güleriz. Aslında ilkel bir yerden baktığımızda, “Aaa, bir rakibimiz gitti” gibi. Çiftleşmede rakip olan bir kişinin devre dışı kalması gibi bir şeydir aslında. Freud’u da destekler. Bu işin öfke tarafına bakarsak, gizli öfke de olmuş oluyor. Herkesle beraber gülünce normalleştirmiş de oluyoruz.  Elle gelen düğün bayram.  Neyzen ve Can Yücel’inki bence farklı. Can Yücel, devlet kavramıyla uğraşıyor. Neyzen ise daha çok Tanrı ve cennet kavramlarıyla uğraşıyor. Öte taraftan bakınca, ortak noktaları otorite figürleriyle uğraşmalarıdır. Otorite, bizim korktuğumuz, karşı tarafa saygı duyduğumuz ya da saygısızlık edip isyan ettiğimiz bir şeydir. Kabul ya da red. Bazen aynı yere çıkabiliyor. Biçim farklı olsa da öz aynı olabiliyor. Hatta sağ ve sol kültürler, birisi babaya efendi çocuktur; ötekiler isyankâr çocuktur ama ikisi de çok zaman problemli çocuklardır. 

Oedipus kompleksi mi? 

Kesinlikle öyle. Benden önce devlet gelir, benden önce babam gelirdir, özünde. Ya da adaletsiz buluyorum, yetersiz buluyorum bakışı.  İsyan ya da itaat. Liselerdeki olumsuz davranış liderleri de, toplumdaki tüm otoriter figürler de öyledir. Babaya nefret ve dolayısıyla isyan etmenin, aynı zamanda dedeyi baba kabul etmenin ve yüceltmenin sözcüsü olurlar. Can Yücel’in küfrü, babayla ilgili çift duygudan (ambivalans) kaynaklanmaktadır. Bir taraftan babaya bir hayranlık vardır. Bilir misin? Babasıyla ilgili bir şiiri vardır: “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” diyen.  “Babana şiir yazıyorsun da, annene niye yazmıyorsun?” dediklerinde “Anneme şiir yazacak kadar iyi şair olamadım daha” falan der. Çocuklar, anneyle babayı ayırmak ister. Can Yücel’de, muhtemelen anneyle babayı ayırmak isterken belki de “babayı överek dövmek” durumu var. 

‘ATATÜRK’ÜN  MOTİVASYON KAYNAĞI, ANNESİNE BİR ŞEY VERMEK İSTEMESİDİR’ 

Yani Can Yücel’in küfrü, devlet ve baba figüründen dolayı mı? 

Otorite figürünedir sadece. Korku ya da öfke figürüdür. Figürler üzerinden gider hep insanlar. Figür olarak baktığında Can Yücel otoriteyle… Hatta Neyzen’i de ondan bağladık ya… Burada baba duygusu, başka yerde uzun süreli emmek ile kısa süreli emmekte de aynı yere götürüyor. Mesela Atatürk, babasız büyümüştür. Dolayısıyla Anadolu’yu annesine hediye etmek üzerine bir motivasyon sağlamıştır diye yorumlar bulunmaktadır. Atatürk’ün bu inanılmaz güçlü motivasyon kaynağı, annesine bir şey vermek istemesidir. Kocasız kalan, zorlu bir yaşam mücadelesi veren anneye hem oğul hem de kocanın toplamından fazla başka bir şey vermek ve kabul edilebilir bir şey vermek. Evlatsız kalan ya da kocasını kaybedip çocuklarını tek başına büyüten tüm annelere bir hediye gibi. 

Sizin ayrıca sevdiğiniz, küfrün yakıştığı bir isim var mı ünlülerden?  

Ben Ferhan Şensoy’un küfürlerini çok severim. Bayılırım. Benim en çok sevdiğim mizahçılardan biridir. Özellikle metinleri. Bir de orada küfrün sessizliğe çok yakıştığını düşünürüm. Es vermeyi tiyatroda da çok değerli bulurum. Üç nokta gibi, “sen doldur” gibi ve elbette burada zamanlama önemli; öyle tatlı bir anda küfür gelir ki, kahkahaya boğulursun.