Gerçeğin Peşinde Susturulan Kalemler

Gazetecilik, yalnızca haber vermek değil, aynı zamanda gerçeğin izini sürmek için cesaretle yürütülen bir görevdir. Gerçeği savunmak uğruna kalemlerini silah olarak kullanan gazeteciler, dünyanın birçok yerinde susturulmaya çalışılıyor. Öldürülen gazetecilerin sayısı her geçen gün artarken, bu kayıplar sadece bireylerin hayatlarına değil, toplumun bilgiye ve özgürlüğe erişim hakkına da vurulmuş bir darbe olarak karşımıza çıkıyor.

Abdi İpekçi

Abdi İpekçi, 1929’da doğmuş ve Türk gazeteciliğinde önemli izler bırakmış bir isimdir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan İpekçi, gazetecilik kariyerine genç yaşta başlamış. 1954 yılında Milliyet gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yapmaya başlayan İpekçi, özellikle toplumsal adalet, demokrasi ve insan hakları konularındaki yazılarıyla biliniyor. Türkiye’nin sosyal ve politik meselelerine dair derinlemesine analizler sunarak çizgisinin demokrat sosyalizm olduğunu söyler. İpekçi, genellikle yazılarında Atatürkçülüğü, barışı, düşünce özgürlüğünü, ülkenin bağımsızlık ve bütünlüğünü savunur.

İpekçi, 1 Şubat 1979 gecesi İstanbul’daki evinin yakınlarında aracının içerisindeyken uğradığı silahlı saldırı sonucunu hayatını kaybeder. Saldırıyı gerçekleştiren kişinin Mehmet Ali Ağca olduğu ortaya çıkar. Olaydan sonra tutuklanan Ağca, ifadesinde İpekçi’ye 5-6 el ateş ettiğini söylesede olay yerinde 9 mermi kovanı ele geçirilir. Bu durum, suikastı iki kişinin gerçekleştirdiğine işret etmekteydi. İkinci kişinin Oral Çelik olduğu kanıtlanır ve suikastı Oral Çelik ile Mehmet Şener’in beraber tasarladıkları, Mehmet Ali Ağca’nın da tetikçi olarak kullanıldığı ortaya çıkar. Ağca, idamla yargılanırken 1979 yılında Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırılır. Uğur Mumcu ve İpekçi cinayetinde de adı geçen Abdullah Çatlı 1982’de ‘MHP’ davası nedeniyle aranırken, Zürih’te Mehmet Şener’le birlikte sahte pasaportla yakalanır ve 48 saat sonra salıverilir.

Uğur Mumcu

Uğur Mumcu, 1942 yılında Kırşehir’de doğmuş ve Türkiye’nin önde gelen gazetecilerinden biri olarak tanınmıştır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra gazeteciliğe adım atan Mumcu, uzunca bir süre Cumhuriyet gazetesinde çalışmıştır. Özellikle Türkiye’nin siyasi ve sosyal meseleleriyle ilgilenmiş. Yolsuzluklar, terörizm ve insan hakları ihlalleri gibi konuları cesurca ele almıştır. Mumcu, 12 Mart dönemindeki, bir yazısında kullandığı, “Ordu uyanık olmalı” sözleriyle “orduya hakaret etmek” ve “sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak” suçunu işlediği iddiasıyla 7 yıl hapse mahkûm edilmiş ancak karar Yargıtay’da bozulunca beraat etmiştir.

Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993’te Ankara’daki evinin önünde arabasına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu hayatını kaybeder. Suikastın hemen ardından olay yerinde inceleme yapan uzmanlar, hiçbir delil bulamadıklarını belirtirler. Basınında, patlamada etrafa dağılan delilerin cımbızla toplanması gerekirken süpürgeyle süpürüldüğü iddiası geniş yer alır. Suikastı; İslami Hareket Cephesi ve Hizbullah üstlenir. Kimileri Suikastı MOSSAD’ın ve kontrgerillanın gerçekleştirdiğini ileri sürdü. Kimi gruplarda Mumcu’nun KDP lideri Celal Talabani’ye götürülen silahlarla ilgili yaptığı araştırma sonucunda öldürüldüğünü öne sürdü. Mumcu’nun araştırmacı gazeteciliği, onu hem toplumun hem de devletin dikkatini çeken bir figür haline getirmişti. Bu cinayet, Türkiye’de ifade özgürlüğü ve gazetecilik açısından büyük bir kayıp olarak görülmüş. Hem ulusal hem de uluslararası alanda geniş yankı uyandırmıştır.

Hrant Dink

1954 yılı Malatya’da doğumlu olan Hrant Dink, Türkiye’deki Ermeni topluluğunun önemli bir sesi olarak biliniyordu. Gazeteci, yazar ve aktivist olarak tanınan Dink, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi mezunudur. Dönemin sol siyasetinden etkilenmiş. Ermeni cemaatinin örgütle bağı olmadığını göstermek için adını Fırat Olarak değiştirmiştir. Basında çıkan yanlış haberlere yaptığı düzeltmelerle ismi duyulmaya başlanan Dink, Türkiye’deki azınlıkların ve özellikle de Ermeni toplumunun sorunlarını geniş bir kitleye duyurmayı başarmıştır. İstanbul Ermeni Patrikhanesine, “Ermeni toplumu çok kapalı yaşıyor, kendimizi iyi anlatırsak önyargılar kırılır” sözünden yola çıkarak bir gazete çıkarmayı önerir ve 1996 yılında hem Türkçe hem de Ermenice yayın yapan “Agos” gazetesi yayın hayatına başlar.

Agos ile toplumlar arası diyalog ve anlayışı teşvik etmeyi amaçlayan Dink, 19 Ocak 2007’de, İstanbul’daki gazete binasının önünde uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti. Cinayeti gerçekleştiren kişinin, bölgede bulunan güvenlik kameraları neticesinde görüntüleri ele geçirilen 17 yaşındaki “Ogün Samast” olduğu belirlenir. Samast, babasının kendisini polise ihbar etmesinin ardından tutuklanır. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada suikastın ‘FETÖ’nün amaçları doğrultusunda işlendiğine hükmedilir. Samast, 16 yıl cezaevinde kaldıktan sonra 15 Kasım 2023 tarihinde tahliye edilir. Ancak cinayetinin 17 yaşındaki bir çocuğun tek başına gerçekleştiremeyeceği ve cinayette çeşitli ihmallerin söz konusu olduğu, suikastın arkasında daha geniş bir komplonun olabileceği öne sürüldü. Dink’in ölümü, hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda büyük bir yankı uyandırdı ve basın özgürlüğü ile azınlık hakları konularındaki mücadelelerin sembolü haline geldi. Ölümünden sonra, Dink’in mirasını yaşatmak amacıyla çeşitli anma etkinlikleri ve ödüller düzenlenmektedir.

Musa Anter

Musa Anter, 1920 yılında Mardin’de doğmuş ve Türkiye’nin önemli Kürt gazetecilerinden ve yazarlarından biri olarak tanınmıştır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitiren Anter, gazetecilik ve yazarlık kariyerine, özellikle Kürt kimliği ve kültürü üzerine odaklanarak başlamıştır. Devrimci Doğu Kültür Ocakları, Halkın Emek Partisi, Mezopotamya Kültür Merkezi ve İstanbul Kürt Enstitüsü’nün kurucularındandır. Yazı ve makalelerinde, Kürtlerin sosyal, kültürel ve siyasi haklarını savunmuş ve bu konudaki görüşlerini açık bir şekilde dile getirmiştir. Anter, Dersim İsyanı sırasında Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’a hakaret ettiği gerekçesiyle 45 gün gözaltında kalmıştır.

Musa Anter, 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da uğradığı silahlı saldırıda öldürülür. Saldırı sırasında Anter’in yanında bulunan gazeteci ve yazar Orhan Miroğlu’da yaralanmıştır. Eski JİTEM çalışanı Abdülkadir Aygan; cinayetin JİTEM için işlendiğini söylemiştir. Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’ın isteği üzerine Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın hazırladığı Susurluk Raporu’nda cinayetin, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım tarafından planlanıp gerçekleştirildiği ifadeleri yer almıştır.

Çetin Emeç

Çetin Emeç, 1935 yılında İstanbul’da doğar. Galatasaray Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olur. Gazeteciliğe Demokrat Parti milletvekili olan babası Selim Ragıp Emeç’e ait Son Posta gazetesinde başlar. Babası, 27 Mayıs Darbesi’nden sonra tutuklanınca gazetenin başına geçer. Emeç, özellikle 1980’li ve 1990’lı yıllarda, Türkiye’nin toplumsal ve siyasi meselelerine dair araştırmalar yapmış, adalet, basın özgürlüğü ve insan hakları konularında cesurca yazılar kaleme almıştır.

Çetin Emeç, 7 Mart 1990 tarihinde, İstanbul’daki evinin önünde, şoförü Sinan Ercan ile birlikte uğradığı silahlı saldırı sonucunda hayatını kaybeder. Emeç’in ölümü, Türkiye’de büyük bir kamuoyu tepkisine yol açmıştır. Olayla ilgili olarak bazı zanlılar gözaltına alınmış olsa da, cinayetin arkasındaki asıl failler belirlenememiştir. Emeç’in öldürülmesinin ardından, pek çok gazeteci ve basın kuruluşu, bu suikastı basın özgürlüğüne yönelik bir saldırı olarak yorumlamış ve bu çerçevede çeşitli protesto gösterileri düzenlemiştir. Soruşturma ve dava süreci, yıllarca devam etmiş, bu süreçte yargılama sürecine yönelik çok sayıda eleştiri dile getirilmiştir. Dönemin medya organlarında, cinayetin aydınlatılamamasının sebepleri arasında siyasi atmosferin ve polis teşkilatındaki yapısal eksikliklerin etkili olduğuna dair çeşitli spekülasyonlar ortaya atılmıştır.

Metin Göktepe

Metin Göktepe, 1968 yılında Sivas’ta doğmuş ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdikten sonra gazetecilik kariyerine başlamıştır. Özellikle insan hakları, adalet ve sosyal eşitlik gibi önemli konularda yazılar yazmış ve haberler yapmıştır. 1990’lı yıllarda Türkiye’deki sosyal ve politik adaletsizlikleri, yolsuzlukları ve insan hakları ihlallerini belgelerken, bu konularda kamuoyunu bilgilendirmiştir. Göktepe’nin çalışmaları, adil ve dürüst gazeteciliğin simgesi olarak kabul edilmiştir.

Metin Göktepe, 8 Ocak 1996’da, gözaltında bulunan bir grup kişinin polis tarafından kötü muameleye uğradığını haber yapmak için bir davayı takip etmek üzere ilgili polis merkezine gider. Bu durumu belgelemek ve kamuoyuna duyurmak amacıyla gittiği merkezde, gözaltına alınır. Ancak burada polis memurları, “gazeteciye özel muamele” diyerek Göktepe’yi darp eder. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan Göktepe, burada hayatını kaybeder. Ölümü, toplumda büyük bir yankı uyandırır. Dönemin İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan, 11 Ocak 1996’da 32. Gün programında, “Konuyla ilgili tam bilgim yok. Ancak son gelen bilgilere göre, Metin Göktepe’nin duvardan düşerek öldüğü söyleniyor.” açıklamasını yapar. Ancak kamuoyunun baskısıyla, Göktepe’nin gözaltında dövülerek öldürüldüğü kabul edilir. 1999’da görülen davada, 11 polis memurundan altısına 7 yıl 6 ay hapis cezası verilir. Ancak bu karar usul hatası nedeniyle iptal edilir, temyiz yoluyla yeniden yargılanan polisler, şartlı tahliye ile sadece 1 yıl 8 ay hapis cezası alır.

Ahmet Taner Kışlalı

Ahmet Taner Kışlalı, 1939 yılında Tokat’ta doğmuş ve Türkiye’nin önemli gazetecilerinden biri olarak tanınmıştır. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra sosyal bilimler, siyaset bilimi ve halkla ilişkiler alanlarında önemli çalışmalara imza atmıştır. Sosyal demokrat ve Kemalist bir perspektife sahip olan Kışlalı, özellikle siyasi analizleri ve toplumsal eleştirileriyle dikkat çekmiş, 1977’de CHP İzmir milletvekili olarak seçilmiştir. Yazılarında ise çağdaş Türkiye’nin toplumsal sorunları ve meselelerine dair derinlemesine analizler sunmuştur.

Ahmet Taner Kışlalı, 21 Ekim 1999’da saat 09.40’ta, Ankara’daki evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetmiştir. Evinden çıktıktan sonra aracına yönelen Kışlalı, arabasının sileceği ile kaputu arasına yerleştirilmiş olan paketi alıp kapısını açtığı anda patlama meydana gelmiş, ağır yaralanarak hastaneye kaldırılmıştır, ancak hayatını kaybetmiştir. Kışlalı, öldürülmeden önce Cumhuriyet Gazetesi’ndeki bir makalesi nedeniyle Akit Gazetesi tarafından “Zorba Kemalist gemi azıya aldı, halkı köpeğe benzetti” şeklinde hedef gösterilmiş ve “28 Şubatçı” olarak suçlanmıştır. Gazetede fotoğrafı üzerinde çarpı işareti konarak manşet yapılmıştır. Cinayetle bağlantılı olarak bazı kişiler gözaltına alınmış ve yargılanmış olsa da, cinayetin arkasındaki sorular net bir şekilde yanıtlanamamıştır. Kışlalı’nın ölümünün ardından Türkiye genelinde geniş çaplı protesto gösterileri düzenlenmiştir.

Hasan Fehmi

Türk basın Tarihi’nin ilk şehidi olarak anılan Hasan Fehmi, 1874 yılında İstanbul’da doğmuş ve Osmanlı döneminin önemli gazetecilerindendir. Eğitimini Galatasaray Lisesi’nde tamamladıktan sonra gazetecilik kariyerine başlamış ve 1896 yılında “İkdam” gazetesini kurmuştur. II. Abdülhamit’in istibdat dönemi baskılarına dayanamayıp Paris’e yerleşen Fehmi, orada Prens Sabahattin ve çevresi ile tanışır ardından da Mısır’a geçer. I. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a döner ve Serbesti gazetesinin başyazarlığını üstlenir.

İttihat ve Terakki ile Sultan II. Abdülhamit yönetimine karşı sert eleştirilerde bulunan Fehmi, tehdit mektupları almasına rağmen eleştirilerine devam etti. Ölümünden dört gün önce yayınlanan makalesinde: “Millet bugün kan ağlarken milletin damarlarında eskiden kalmış olan birkaç damla kanı da emmeğe uğraşan rüesay-ı mar tıynet (yılan karakterli acımasız karakterli kişiler) katiyen merhametten, insaftan bir şey anlamıyorlar. Bu cemiyet (İttihat ve Terakki) daha ne vakte kadar böyle mazarrat tohumları saçmaya devam edecektir? Zira cemiyetin fenalığı açlıktan da kıtlıktan da koleradan da ziyade tahribatı mucip oluyor ” cümleleriyle dikkatleri üzerine çeken gazeteci Fehmi, 6 Nisan 1909 gecesi Sirkeci’ye dönerken her iki girişde de güvenlik kontrolü yapılan Galata Köprüsü’nde silahlı saldırıya uğrar ve olay yerinde ölür. Suikastten İttihat ve Terakki’yi sorumlu tutan muhalefet, olaya büyük tepki gösterir. O dönemlerde Fehmi’nin öldürülmesi, 31 Mart Ayaklanmasının yakın nedeni olarak da görülmüştür.