Korkularımız mı bizi öldüren yoksa sevdiklerimiz mi?
Kraliçe Victoria’nın hüküm sürdüğü dönemde Birleşik Krallık şairliği yapmış ünlü İngiliz Alfred Tennyson’un şiirinden esinlenilerek yapılmış bir resimdir. Viktoryen dönemin ressamları, eserlerini şiir, edebiyat ve mitolojiden esinlenerek yapmayı seçmişlerdir. John William Waterhouse da bu ressamların başında gelir. Defalarca resmettiği bu eserde Leydi’nin hayatı, yolculuğu, ölümü ve hissettikleri muhteşem bir şekilde betimleniyor. Dönemin ressamlarının kullandığı parlak renkler, semboller ve doğanın tasviri ve öyküleyici anlatımın etkisi bizi büyülü bir dünyaya götürür.
Leydi, kurgusal bir yer olan Camelot şehrine uzanan nehrin ortasında Shalott adasında gri bir kulede tek başına yaşar. Kulede tıpkı bir esir gibidir. Günlerini dokuma yaparak geçirir. Dışarı baktığında ölümle lanetleneceğine inandığı için asla dışarı çıkmaz. Odasındaki aynadan gördüğü dış dünya tek tesellisidir. Bir gün Kral Arthur’un şövalyelerinden biri olan Lancelot’un söylediği şarkıyı duyup aynaya bakar, gördüğü anda âşık olduğu bu şövalyenin sonu olacağını bilir. İşte o anda aynanın çatlaması ile lanet başlar. Leydi, ölümün, lanetin korkusu ve aşkın çaresizliği ile kuleyi terk eder. Kale’den iner, üzerinde “Shalott’un Leydi” yazan kayığa biner ve son yolculuğuna şarkı söyleyerek yol alır. Camelot’a vardığında Leydi çoktan ölmüştür. Halk, kayıktaki bu güzel kadını izlerken, Lancelot da geçer oradan, uğruna ölümü gözü alan bu kadından habersiz yaklaşır kayığa. “Ne hoş bir yüzü var, Tanrının merhameti onunla olsun” der sadece. Leydi bu efsanede korkuların ve aşkın çaresizliği arasında ölüme teslim olduğuyla kalır.
Waterhouse, şiirin resmini yaparken; “Ve nehrin kasvetli derinliklerinde, Esrik ve cesur kâhin gibi, Donuk çehresiyle öylece bakakaldı Camelot’a” dizelerine yoğunlaşmıştır.Resmin yapıldığı dönemde Ön Raffaellocu anlayışın hakim olması nedeniyle doğanın tasviri, semboller ve mitolojinin etkisiyle parlak renklerde yapılmış canlı resimler görürüz. Waterhouse, resiminde nehrin kıyısında yeşilliklerin, nilüferlerin arasında güzelliği ve kederli yüzüyle beyaz elbiseli bir kadını betimler. Leydi’nin son yolculuğunda bindiği kayıkta tuttuğu zincir, tutsak yaşamının sona erdiğini gösterir. Kayıktaki üç mumdan sadece bir tanesinin yanıyor olması da yaşamın son aşamasına gelindiğini tasvir eder. Kulesini terk eden günahkâr rahibeye son yolculuğunda İsa heykeli eşlik eder. Bu muhteşem eser Alfred Tennyson’un Kral Arthur efsanelerinden esinlenerek yazdığı şiir, Waterhouse’un tuvalinde ölümsüz bir sanat eserine dönüşürken, 1991 yılında Loreena McKennitt’in şarkısını yapmasıyla da sanatın üç dalında sonsuzlaşır…






Cevap Yaz
Yorumları Görüntüle