YENİ SOSYAL MEKÂNIMIZ “SOSYAL MEDYA”

Sosyal medya, çocuklarımızın içine doğduğu, belirli bir yaş grubunun hem kullanmaktan kaçamadığı hem de kültürel kodlarına göre olumsuz eleştiride bulunduğu, dijitalleşmeyle birlikte ortaya çıkan yeni bir sosyalleşme aracıdır. Yüz yüze etkileşim döneminde doğup büyüyen birçok insanın, yeni sosyalleşme mekânı haline gelen dijital ortama yaptıkları olumsuz eleştirilerin, elbette haklı nedenleri var. 

Sosyalleşme bireyler için yeme, içme gibi temel bir ihtiyaç aynı zamanda da keyif aldığı bir durumdur. Yüz yüze sosyalleşmede her bireyin maskesi vardır, sosyal hayata uyum için bir miktar maske de gereklidir.  Bu durum, Carl G. Jung’un tanımıyla birey ile toplum arasındaki uzlaşmadır. Ancak sosyal medyada çoğu birey, maskelerinin ötesinde gerçek hayattan kopuk bir şekilde kişiliklerini ambalajlayıp sunuyor. İşte en temel eleştiri de bu konuda yapılıyor. Orada, olduğumuzdan daha güzel, daha yakışıklı ve daha entelektüeliz. Hatta daha duyarlı ve daha kızgınız, aşklarımız daha büyük herkesten çok acı çekiyoruz. Çoğu zaman daha kibar, daha öfkeliyiz ve daha daha… Sıradan olmak neredeyse anormal bir durum haline geldi. 

 TikTok gibi bazı sosyal mecralarda görülen toplumsal yozlaşma, birçok bireyde utanç ve öfke duygusuna neden oluyor. Üstelik bu veya başka platformda üyeliğimiz olmasa bile bu içeriklere maruz kalma sorunu yaşıyoruz. Sosyal medya kullanırken görmek istemediğimiz içeriklerden istediğimiz kadar kaçalım, kurtulamıyoruz. Hatta içeriği gördüğümüz an görüntülenme rakamının içinde yer alarak o sürecin bir parçası oluyoruz.  Bu da zamanla kanıksama ve duyarsızlaşma gibi sonuçlar yaratıyor. 

Sosyal medya, bulunduğumuz yer ile zihnimizdeki yer arasında kopukluk yaşamamıza da neden oluyor. Sosyalleşmek için kahve içmeye gittiğimiz arkadaşımızla sohbet ederken neden sürekli X’te, Instagram’da, WhatsApp’ta dolaşırız acaba? Sıkılacağımız, sevmediğimiz birine vaktimizi ayırmayız. Bu, tıpkı kahve içtiğimiz arkadaşımızı bırakıp başka masada oturan tanımadığımız biriyle sohbet etmeye çalışmak gibi bir şey. Peki, hangi duygu elimize telefonu aldırıyor? Sosyal medyada dolaşmanın verdiği haz, arkadaşımızla aldığımız hazzın seviyesinin yanında yetersiz kalıyor. Bu durumda bizi teknolojiye bağımlı hale getiriyor. Uzmanlar aşırı teknoloji kullanımını uyuşturucu, kumar ve alkolden sonra bağımlılık çeşitleri arasında saymaya başladı.  

Hiçbirimiz dedikoduyu sevmiyoruz(!) doğru, ancak dedikodu zarar vermediği sürece insan için bir ihtiyaçtır. Bir arkadaşımızla yaptığımız dedikodunun bir benzerini sosyal medyada paylaşımlarla, yorumlarla, mesajlarla yapıyoruz. Ayrıca geleneksel sosyalleşmede olduğu gibi çay ve kahve servisi gibi bir derdi de yok. Ama geleneksel ortamdan daha kalabalık olan dijital ortam bireyler arasında rekabeti tetikliyor. Belki de farkında olmadan yapılan kıyaslamalar özgüven eksikliği, kaygı gibi olumsuz duygulara neden oluyor. 

Her ne kadar kendimize saygımızdan olduğunu söylesek de çoğumuz aslında dış görünüşümüze başkalarından beğeni almak için özen gösteririz. Ha, bir arkadaşımızdan iltifat almışız ha, sosyal medyada beğeni almışız! Bu açıdan bakınca sorun yok gibi gözüküyor. Ama sosyal medyada normalde çok doğal olan beğenilme, kabul görme ihtiyacı hayranlık ve sürekli alkış alma ihtiyacına evrildi. Eskiden sosyal hiyerarşide belirli bir statüye(!) ait olan ya da çok az bireyde rastladığımız “narsizm” bu nedenle yaygınlaştı.  

Var oluşundan itibaren insan hep aynı insan duyguları ve ihtiyaçları değişmiyor. Yüzyıllar öncesinde yazılmış ve günümüze kadar gelen eserleri okurken de bunun böyle olduğunu hissederiz. Sadece insanın içerisinde bulunduğumuz çağ ve çağın koşulları değişiyor.  

Yaşadığımız çağı farklı kılan, insanın değişim hızına yetişmeye çalışması ve içinde bulunduğu sıkışmışlıktan kurtulma çabasından başka bir şey değil. Sistemin “Çok çalış, başarılı ol, çok para kazan, bunlarla mutlu ol!” gibi dayatmaları sonucu yalnızlaşan ve yaşadığı topluma yabancılaşan insan, kurtuluşu yine “sistemin sunduğu” teknoloji de aramaktadır. Bunun için de sosyal medya, sürekli koşturan, sosyalleşmek için vakti olmayan insanın bireysel kurtuluşu oluyor. 

Anne ve baba ile yaşanan kuşak çatışmalarının, kardeşler arası kuşak çatışmalarına da dönüştüğü değişimin, müthiş hızına ayak uydurmaya çalıştığımız bir dünyada yaşıyoruz. Bu hızla birlikte sosyal ve kültürel yaşamda oluşan toplumsal anomi bizi “Nereye gidiyoruz?” sorusuyla karşı karşıya bıraktı. Sosyal sınırlarımız artık teknolojiyle birlikte daha da genişledi. Anında haberdar olma ve çevrimiçi cüretkarlık, insana ait her durumun alenileşerek gözümüze sokulmasına neden oldu. Ama insanı diğer varlıklardan farklı kılan, sorunlara çözüm bulma gücüdür. Onun, teknolojiyle birlikte gelen sorunlara da çözüm bulacağına inanmak gerekir.